Düşüncenin Bedeli

Tarih boyunca insanlığın gelişimini köklü biçimde değiştiren düşünürler vardır, filozoflar vardır, mucitler vardır. Bunların hepsi beyin işçisidir, idealist insanlardır. Savaşla değil, yıkımla değil, zorbalıkla değil; kimi buluşuyla, kimi sanatıyla, kimi de kelimelerin gücünü kullanarak, adeta kendilerini unutmuş bir vaziyette insanlığa hizmet etmişlerdir. Fakat her zaman ve her daim aldıkları bir karşılık olmuştur. Bu karşılık kimi zaman zulüm, kimi zaman nefret, kimi zaman da zindan olarak gelmiş; bozguncu damgası yiyerek hayatları heba olup gitmiştir.

Bunlar, bugünü borçlu olduğumuz idealist insanlardır.

Suçları yalnızca düşünmekti.

Orta Çağ'da teolojik düşünceyi modern felsefeyle yeniden buluşturmaya çalışan düşünce öncüleri bunlardandı. On dokuzuncu yüzyılda demokrasi mücadelesi veren öncüler ve yazarlar da öyleydi; sonraki yıllarda dünyanın her yerinde bu mücadeleyi kişisel çıkardan ayrı tutup hayatlarını adayan insanlar da bunlardandı.

Makinelerin Açtığı Yeni Çağ

Ve sonra kapitalizm geldi, tüm gücüyle abandı; ardından da teknoloji. Kelimeler ve sanat artık insan içgörüsünden değil, makinelerden üremeye başladı. Bu doğal yapının bozulması, bir başka çağ açıyordu.

Düşünce derinliğinden, düşünce sığlığına.

Bunun iki sonucu olacaktır: Ya haşmetli kapitalizm kendini yeniden düş ve düşünce dünyasının ellerine bırakıp yerini kelimelere teslim edecek, ya da kelimeler beyinsel işlevini yitirip görsel akıntının içinde akıp gidecektir.

Hangisi olacak?

Yenilmez Sanılan Güçler

Kimine göre kapitalizm yenilmez bir güç, teknoloji eğilmez bir direk. Lakin unutmamak gerekir ki bir zamanlar yenilmez hükümdarlar, yenilmez krallar, ilahi güce sahip haşmetli hanedanlar da tarihte yenilgi tatmış ve değişimin çarklarında ezilip gitmişlerdir.

Bugün hangi güç kapitalizmi yener?

İnanıyorum ki yine kelimelerin gücü. Bunun üç nedeni var.

Kelimelerin Geri Dönüşü

Birincisi, tarihin kendi örüntüsü. Bu yazının başında andığım idealistler de kendi zamanlarında yenilmiş görünüyordu; zulüm gördüler, unutulmaya terk edildiler, bozguncu damgası yediler. Oysa bugünü onlara borçluyuz. Demek ki bastırılan düşünce hemen değil ama er ya da geç haklı çıkıyor. Bugünün kelimeleri de algoritmik gürültünün altında kalmış görünebilir; bu, onların kaybettiği anlamına gelmez, yalnızca sıralarını beklediği anlamına gelir.

İkincisi, doygunluğun kendi sınırı vardır. Görsel akıntı sonsuz üretebilir ama sığdır; sürekli parlayan, sürekli değişen, hiçbir yerde durmayan bir içerik selinin de bir doyum noktası vardır. Bolluk çoğaldıkça derinlik nadirleşir, nadir olan da yeniden kıymetlenir. Uzun metnin, kitabın, sahici sohbetin bugün yeniden aranır hâle gelmesi bu yüzden tesadüf değildir.

Üçüncüsü, belki de en köklüsü: görsel dalganın altyapısı hâlâ kelimeden kuruludur. Bugün insanı büyüleyen görüntüyü üreten makineler bile aslında dille düşünür, dille öğrenir, dille kurulur. Kelimeler yok olmadı; toprağın altına çekildi.

Kültür ve popüler kültür bir çatışma hâlindedir. Bugün popüler kültür galip gelmiş gibi durabilir; bu bizi yanıltmamalıdır.

Kökler toprağın altındadır.

Toprak, kelimeleri baharın çiçeği çıkardığı gibi her an çıkarabilir. Düş ve düşünce dünyası ve idealist insanların varlığı sürdükçe umut bitmemiştir. Kelimelerin lezzeti bitmemiştir.

Güç henüz tükenmemiştir.

Bütün bunlar yalnızca bir çelişkiden, bir sendeleme döneminden ve bir geçiş döneminin sancılarından ibarettir. “Kalıcı zafer gibi gözüken aşırı göz alıcı görsellerle sarılmış bir dünya, şimdilik kazanmış gibi duruyor ama şimdilik. Hepsi bu.”