Köyden Kente Göç
Köylerde ve kasabalarda yaşayan insanların kente göçü, insanın incelenmesi gereken bir başka tuhaf hikâyesidir.
Herkesin birbirini tanıdığı bir yerdi orası. Ortak bir kültür kurmuş, ortak dertler edinmiş, acıyı da sevinci de paylaşmayı öğrenmiş insanlardı bunlar. Bir cenaze bütün köyün cenazesiydi. Bir düğüne herkes çağrılmadan giderdi. Yalnızlık adı konmamış bir şeydi; çünkü insan çoğu zaman yalnız kalamıyordu bile.
Fakat orası bir cennet değildi. Kıtlık vardı. Kan davası vardı. Toprağı olmayanın sırtındaki yük vardı. Kadının sesi çoğu zaman evin duvarlarını aşmazdı. Hasta çocuk hekime değil ocağa götürülürdü. Bu insanlar sarsıntı yaşamıyor değildi; sarsıntının adı yoktu. Acı, dayanışmanın içinde eritiliyordu. Eritmekle iyileştirmek ise aynı şey değildir.
Sonra toprak yetmemeye başladı. Miras bölündükçe tarla küçüldü. Makine geldi; on kişinin yaptığı işi tek başına yapar oldu. Yollar uzadı, kentler yakınlaştı. Sanayi birkaç şehirde toplandı ve oralardan tek bir haber geldi: iş var. Kimi aç kaldığı için gitti. Kimi çocuğunu okutmak için gitti. Kimi de gitmedi — göç ettirildi.
Kentin Kenarında
Kent bu insanları karşılamaya hazır değildi. Bu insanlar da kente hazır değildi. Kent onları bağrına basmadı; kenarına itti. Bağrındakiler ile kenarda kalanlar arasına ince ama geçilmez bir çizgi çekildi. Yeni gelenler kentin üvey evlatları oldu.
Köydeki yakınlığı, ortak sevinci, ortak üzüntüyü kaybettiler. Yerine kentin kaygılarını aldılar. Bu girdapta kendi kendine yetme yoktu; ekmek artık toprakta değil, bordroda ve faturadaydı. Yarın kaygısı işte orada güçlü bir biçimde baş kaldırdı. Bu başkaldırı, bu insanların yaşadıkları psikolojik sarsıntıların adlarıyla ilk kez tanışmasına yol açtı.
Yükün büyük kısmını kadınlar taşıdı. Erkek işe gitti; kadın hem evle hem çocukla hem de anlamadığı bir dille baş başa kaldı. Köyde avluda görülen emek, apartmanda görünmez oldu. Kimse ona iş demedi. Fakat o iş olmasa hiçbir hane ayakta duramazdı.
Her şeye sahipmiş gibi duran kent insanı ile hiçbir şeyi olmayan ama her şeyi isteyen insanlar arasında köprü kurulmadı. Kurulmayan yerde sisli bir gerilim oluştu. Yeni gelenler ne köye ait hissettiler ne kente. Ortada bir yerde asılı kaldılar.
İki Dünya Arasındaki Kuşaklar
Bu insanların ikinci kuşağı, işte o asılı kültürün yeni versiyonu olarak çıktı ortaya. Köy ile kentin karışımından tuhaf bir kültür doğdu. Bu kuşak hayata eksi on ile başlıyordu; kentin bağrındaki akranı ise artı on ile. Buna rağmen istedikleri aynı hayattı. Ulaşmak için kimi çok çalıştı, kimi hukukun dolambaçlı yollarını aradı, kimi yasa dışı işlere bulaştı, kimi de olduğu yere çakılıp kaldı. Gettolar oluştu. Gettodan çıkanlar, gettoya mahkûm kalanlar ve ikisinin karıştığı ara mahalleler.
Bu misafirler zamanla kentin demografik yapısına hâkim olmaya başladı. Kentin eski sahipleri ya kendi içine kapanan mahalleler kurdu ya da şehrin dışına, duvarla çevrili yeni yaşam alanlarına çekildi. Böylece kimi kentler koca köylere döndü.
Hikâye burada bitmedi. Kent bu insanları öğütmeye, bu insanlar da kentten hesap sormaya başladı. Yalnız hesap sormaya değil: aynı zamanda kentin fırınında çalıştılar, tezgâhını kurdular, müziğini değiştirdiler, mutfağına girdiler. Alışveriş vardı, husumet de vardı. Fakat bir zamanlar birbirine yakın olan insanlar, artık birbirinin cenazesine ve düğününe yetişemez oldu. Ortak acı ve ortak sevinç dağıldı. Aileler küçüldü, parçalandı, yalnızlaştı.
Sonra üçüncü kuşak geldi. Bu kuşak kentin ekonomisine, sanatına, mevkilerine ve makamlarına yerleştikçe kent başkalaştı. Ortaya arabesk denen ses çıktı. Onu bir yozlaşma sanmak kolaycılıktır. Arabesk, asılı kalmışlığın kendi diliydi: ne köyün türküsüne benzeyen ne kentin senfonisine sığan, ikisinin arasındaki boşluğu dolduran bir biçim. Küçümsenen her şey gibi o da önce sokakta doğdu, sonra bütün ülkenin sesi oldu.
Böylece kent eski kent, köy de eski köy olmaktan çıktı.
Değişen Köye Dönüş
Dördüncü kuşak ise geri baktı. Doğmadığı bir köyü özledi. Bu özlem çoğu zaman hatıraya değil, anlatılana dayanıyordu: dedesinin tarif ettiği avluya, hiç içmediği bir kuyu suyuna. Teknoloji ve ulaşım bu özlemi mümkün kıldı. İşini bilgisayarına sığdırabilen, evini de köye taşıyabilir oldu. Yol kısaldı, internet köye girdi, kaplar birbirine bağlandı ve su iki tarafta aynı seviyeye yükseldi.
Fakat dönenler, anlatılardaki köyü bulamadı. Toprak fiyatları, dönenlerin talebiyle yükseldi; köyde kalan genç kendi köyünde ev alamaz hâle geldi. Kimi köyler restore edilmiş taş evlerden, hafta sonu gelen misafirlerden ve kapalı duran kepenklerden ibaret kaldı. Dönen, köylülük satın aldığını sanıyordu; köyde kalan ise kendi hayatının bir dekora dönüştüğünü gördü. İki taraf aynı sokakta karşılaştı ve birbirini tanımadı.
Artık kente özlemin yerini köye özlem aldı. Ama özlenen köy de, kaçılan kent de yerinde durmuyor.
Şimdilerde ne köy eski köy ne kent eski kent. Yeni bir düzen, yeni bir çağ ve tuhaf bir yaşam anlayışı hüküm sürmektedir.